yoga arıyosanız:

www.defnesumanyoga.com
Showing posts with label cihangir yoga. Show all posts
Showing posts with label cihangir yoga. Show all posts

Friday, February 11, 2011

Memleketimdem İnsan Manzaraları



İnsanın memleketin havasına suyuna alışması için kırk gün kırk gece geçmesi lazım gelirmiş. Benim de memleketteki 40. gecem güne bağlandı. Düşman çatlatan İstanbul kışında yine pırıl prıl bir gün, yine evde oturasım yok. Dersten sonra sürdüm atımı Bebek’e. 

Foto: Kokia Sparis
Romantik bir hayalim vardı: denize karşı oturup Memleketimden İnsan Manzaralarını okuyacaktım. Nazım Hikmet’in enfes bir dil, gözlem ve espri anlayışı ile yazdığı muazzam eseri.  Ne kadar okusam da doymuyorum, hep yanımda gezdiriyorum. Zaten eski basım, De Yayınevi 1967 haziranında basmış. Sayfalarını bıçak ile açmam gerekti. Dört cilde ayırmışlar, tek cilt incecik, hafifcecik bir şey, yan cebime sığıyor.

Çantamın bir gözümde Memleketimden İnsan Manzaraları, diğerinde Ejderha Dövmeli Kız sevdiğim bir kafenin yolunu tuttum. Bebek’de geçen sene açılan bir kafe. Hem yemekleri çok güzel (baleden arkadaşım aşçısı diye söylemiyorum) hem de en önünde oturmaya bayıldığım saklı bir köşesi var ki denize sıfır. İkindi vakti gittiğimde içerisi sessiz sakin, benim gibi okuyan yazan ya da fısır fısır konuşan insanlarla dolu olduğu için de seviyorum. Piyasacılar genelde sokak tarafında dışarıda oturuyorlar.

Ve fakat bugün bu işte bir iş olduğunu daha caminin oradaki otoparka geldiğimde farkettim. ''Üzgünüz Dolu'' yazıyordu girişinde. Yıllardır beni olmasa bile Daihatsu'yu tanıyan otoparkçılar çaresiz bir ifade ile yüzüme baktılar. Çaresiz olabilirler ama üzgün olmadıklarına eminim. İçerisi porscheler, ferrrariler, bmwler, mercedeler ve pek tabii  gıcır gıcır SUV cipden geçilmiyor. Anlaşıldı: Külüstür atım ve ben bugün içeri alınmıyacağız.

Kafeye adımımı atar atmaz işin rengi belli oldu. Ortadaki koca masa dolmuş. Ama nasıl dolmuş? Arada sırada Nişantaşı'nda tekli veya ikili gruplar halinde rasgeldiğim kadın tipi masayı silme doldurmuş. Tekli ve ikili gruplar halinde gördüğümde hiç de tehtit unsuru olarak görmediğim bu kadın tipi bir araya geldiğinde dehşetengiz bir cemaat oluşturuyormuş meğer!

Yılmadım. 

Birbiri ile yarışarak yükselen kahkahaların arasından sıyrılarak onların arkasında kalan köşeme vardım. Karşı köşede genç bir adam, kaderine boyun eğmiş bir ifade ile bilgisayarına gömülmüş. Beni başı ile kibarca selamlarken aynı kaderi paylaşacağımızın mesajını veriyormuş, o sırada anlamadım ben tabii.

Biraz şaşkın komşu masamı seyrettim. Kendimi şu aralar hayran olduğum kadın Lisbeth Salender kadar içe kapanık ve asosyal (ve kendi kendime Lisbeth’i anımsattığım için de iyi) hissederek botokstan mı neden ifadelerini çözemediğim yüzlere, rengarek topuklu pabuçlara, kabarık veya bukleli hoş saçlara, ışığını yitimiş ciltlerdeki kaliteli makyaja, hafif tombul gıgılara utanmadan ve çekinmeden uzun uzun baktım. Kimse umursamadı. Bir ihtimal ben görünmez idim onların açısından bakınca. Birbirlerini bastırmak istercesine yükselen ses tonlarına ve yadırgamadan edemediğim tonlamalarına,  istinye park, çok kilo aldım, ay ama pastanın bir tadına bak bari, ben malımı bilirim, sadece bizbize oluruz, senin doğumgününü de Bodrum’da kutlarız, ay 35 değil 18 ayol,  laflarına –ister istemez- kulak kabarttım. "Bunlar da benim memleketimden insan manzaraları işte" diye düşündüm. Ben de Nazım Hikmet usta gibi kendi yargılamı katmadan onların insan oluşu nasıl yaşadıklarını yazabilir miyim diye denedim. 

Yazdıklarımı beğenmedim. Okuyayım ben bari dedim: 

Sekiz yaşında yetim kaldı Bayan Emine.
Şimdi otuz yaşındadır.
Kalın bacaklı, kocaman sarkık memeli, göbekli bir kadın.
Fakat bu hantal, harap gövdenin üzerinde
ipek gibi ince bir yüzü vardı: 
              onuncu asır Acem nakışlarında gördüğümüz,
Dede’nin nısfiyesinde nağmeleşen,
bize divan şiirinin anlattığı bir yüz...

Kaptırmış kıkırdıyordum Bayan Emine’nin söylediklerine:

            Hüsnü Çavuşla on beş yıl, bayan hemşire,
kalmadı gezmediğimiz yer.
Karadeniz’de içinde Lazların,
şarkta Kürtlerin arasında.
Kürtlere kuyruklu derler
yalan.
Kuyrukları yok.
Yalnız çok asi, çok fakir insanlar
Zenginleri de var
ama az,
beyleri...

Birden gözümün önünde bir flaş patladı. Mavi Orman? Koca bir popo aklımı başıma getiriverdi. ....cığım diye seslenilen bir fotoğrafçı süpriz doğumgünü partisinin sahibi Birşey hanımı karşıma geçirmiş, poposunu da burnuma dayamış deklanşöre basıyor. Ne benden , ne de karşımda oturan kibar beyefendiden izin istenmiş. ....cığımın adım adım gerileyen poposu amerikanomu Mac Pro’mun üzerine dökmek üzere. Sehpayı tehlike mahalinden çektiğimi gören Birşey hanım verdiği rahatsızlıktan hiç mi hiç rahatsız olmadan kocaman gülümsüyor. Kibar beyefendiye bir tebessüm ettim, bana yüzünde çaresiz bir ifade ile baktı.

Meğer ben olacaklardan habersiz imişim. 

Birşey Hanım’ın ardından diğer hanımlar tekli, ikili, üçlü gruplar halinde ....çığım’ın karşısına geçtiler. Nasıl pozlar, nasıl pozlar. Koydum Nazım Hikmet'i kenara, Şamdan’ı live olarak yaşıyorum. O da bir stil, o da bir uzmanlık alanı. Sosyetik poz. Ne moda çekimine benzer, ne yoga çekimine...Her işinin ehline hayran olduğum gibi karşımdaki kadınlara da hayran olmadan edemiyorum. Her fotoğraftan sonra makineyi ...çığımın elinden kapıp, adamı yeniden yönlendiriyorlar. Sanat yönetmenliği de var.

Bazı insanları sevmek ne kadar zor, sinir olmak ne kadar kolay. Nazım Hikmet insanlar hakkında bir karara varma ihtiyacı duymaksızın nasıl güzel anlatıyor insanları. İşte bilgelik böyle bir şey. Kendi kafamızdaki hikayeden çıkıp da esas hikayeyi görmek. Değerli hocamız Nilüfer Göle bize bir defa ‘’tiki’’yi tanımlama ödevi vermişti. Ben, parlak öğrenci, yüzümü buruştura buruştura ‘’saçları jöleli, sosyete kantinin önünde takılır, her mevsim solaryum kahverengisi bir suratla dolaşır’’diye hemen atlamıştım. Nilüfer hanım dinlememişti bile beni. Benim ardımdan Volkan Dede sakin bir sesle tek bir şahsi yargı sözü barındırmayan öyle bir tiki tanımı yapmıştı ki bana başımı önüme eğmek düşmüştü. Utançtan çok saygıdan.

Neyse uzun lafın kısası, karşımda kıpır kıpır mavi boğaz, elimde Nazım Hikmet, 40 gün 40 gecedir memleketimden insan manzaralarına alışmaya çalışıyorum.


Friday, October 24, 2008

Gravity & Grace Yoga


23 Ocak 2008

Istanbul

Geçenlede eski bir arkadaşıma rasladım. Beni hala Boğaziçi Üniversitesi’nde asistan sanırmış. Ya da ne bilsin, doçent fılan olmuşumdur diye düşünmüşmüş. “Yok” dedim, “yogaya başladım, bir daha da bırakamadım, Boğaziçi de o arada mazide kaldı”! Meğer o da ilgilenirmiş yogayla. Soruyor nerede ders veriyorum, nasıl dersler veriyorum...Birden şaşkın, başını kaldırdı, “ah!” dedi “yoksa gravity Defne sen misin?”

Böylece öğrendim ki Gravity Defne diye bilinir olmuşum ben yoga çevrelerinde! Eh bu kadar Gravity & Grace dersi verince olacak tabii! Nisan sonunda bu tarz yoganın yaratıcısı hocam Peter Sterios Cihangir yoga’da ders (worskhop) vermeye geliyor. Şaşıracak herhalde dünyanın öte yanında bu kadar çok öğrencinin kendi serisini böyle iyi biliyor olmasına!

Bakıyorum da çoğunuz seriyi artık ezbere biliyor ve alışılmadık spiral, dairesel eklem hareketlerinden oluşan pozları yadırgamadan nefesle yapıyorsunuz. G&G derslerine ilk defa girenler de kendilerini sınıfın havasına kaptırıp kısa zamanda nefes ve yerçekimi yardımı ile akıp gitmeye başlıyorlar. Derslerde bu stilin özelliklerinden dem vuruyorum ya biraz da yazayım dedim.

Gravity ve Grace yoga stilinin en belirleyici özelliği eksta kas gücünü serbest bırakıp iç enerjileri canlandırmaya yönelik asanalardan oluşması. Pozlara dış kasları etkinleştirerek girmek yerine kendimizi yerçekimi ve nefese teslim ediyoruz. Hocam Peter yerçekimi (gravity) için “iki fiziksel gücün birbirine olan çekimi” tanımını yapıyor. Bu fiziksel güçlerden bir tanesi yer çekimi (büyük güç) diğeri de maddi bedenimiz (küçük güç). Pozlar ikisi arasındaki ilişkiyi kullanmamız sonucunda kendiliğinden geliyor.

Peter’ın “grace” (hem zerafet hem de tanrının lütfu anlamına geliyor. Eren’in “letafet” tercümesi en yerinde olanı galiba!) tanımı ise iki ruhun (manevi bedenin) birbirine doğru çekimi. “Ruhumuz (özümüz) ile kainatın ruhunun (Yaradan’ın) birbiri ile ilişkisi” diyor Peter. Küçük ruh büyük ruh ilişkisi diye basitleştirebiliriz. Bu ilişkiyi kuran köprü ise nefes. Maddi beden kendini yerçekimine (gravity) bırakırken, manevi beden kendini nefes yoluyla kainatın kollarına bırakıyor. Peter’ın derslerinde sık sık tekrarladığı, mat üzerindeyken veya günlük hayatımızda yol alıken ara sıra kendimizi bu iki güce teslim etmeyi deneyebiliriz.

Kas gücü gerektiren büyük asanalara G&G setlerinde raslamıyoruz. Dinamik bölümün başındaki aya selam serisinde bile kaslar olabildiğince gevşek, hareketlerin kaynağı dış kaslar değil, iç enerji. Bu yüzden bir çoğumuz kollarımızı sanki başka bir güç kaldırıp indiriyormuş hissine kapılabiliriz. (“Kanat takmışım gibi hissettim” diyordu bir dostum dersin sonunda) Genellikle dış kasları etkinleştirerek hareket etmeye alışmışız. Günlük hayatta ve spor yaparken hareket dış kasların devreye girmesiyle başlıyor. Yogada ise (bir kaç stil haricinde) bu durum tersine dönüyor. Ünlü yoga hocası Iyengar, asanaların bedenin dış tarafını değil, iç taraflarını çalıştırmak üzere tasarlanmış olduklarını yazıyor. Yoga asanalarını yaparken dış kollar yerine iç kollar, (örn: köpekleme-Adho Mukha Şvanasana) üst bacak kasları (kuadresepler) yerine iç bacaklar (örn: at pozu -Vatayanasana) , karnın yüzeye yakın baklava kasları yerine omurgayı saran iç kas psoas çalışıyor (örn: Kayık pozu- Navasana) .

Dış kas kaynaklı hareketten iç kaslara geçmek o kadar da kolay değil. Yılların alışkanlığı var bir kere. Egzersiz yaparken efor harcamamız gerektiğine dair sarsılmaz inancımız ve yoga asanaları egzersiz olarak görmeye eğilimli zihnimiz var sonra...Dış kasları serbest bırakmak başlangıçta kavraması zor bir talimat. Hele ki serbet bırakmanız söylenen o kaslar elinizin altında tir tir titremekte iseler!!! (Hatırlayınız: At pozu!) Yine de iç kaslara geçiş dış kasları serbest bırakmakla başlıyor. Yüzey kasları serbest kalınca, bizi ayakta veya içinde bulunduğumuz pozda tutmak için iç kaslar devreye giriyorlar. Bunlar kemikleri saran, doğru hizaladığınız zaman kendi kendilerine çalışmaya başlayan kaslar. Pek fazla iş görmediklerinden güçsüzler ama kaslar en nihayetinde. Çalıştırdıkça güçleniyorlar.

“Merkezden hareket etmek” ancak iç kaslar güçlendiği zaman anlam kazanan bir kavram. Merkez, göbek deliğimizin iki-üç cm aşağısından içeriye, kuyruk sokumuna doğru girdiğimizde tam ortada hayal ettiğimiz enerji küresi. Burası bedenin hareket, enerji ve ağırlık merkezi. (Başın ağırlığı burada dengeleniyor) Bu bölge kendi başına yeni bir blog konusu bile olabilir (eh olsun o zaman!). Tias Little “belly brain” tabirini kullanıyor bu bölge için. Karın beyni. Hocalık eğitimindeyken kafamızdaki beynin bir diğerinin bu merkezde saklı (manevi bedene ait) olduğunu anlatmıştı. Ana rahminde büyümeye başlayan ceninin kafa beyni ve karın beyni ilk aylarda birbirine yapışık olarak gelişiyor. Ancak üçüncü aydan sonra omurganın gelişimiyle ayrılıyorlar. Ya da, daha doğrusu omurga aralarında köprü olarak hizmet görüyor, aslında hiç kopmuyorlar!

Gravity & Grace derslerinde “hareketleriniz merkezden kaynaklansın” dediğimi sık sık duyuyorsunuz. Bu kasları zorlayarak değil, nefes ve yerçekimine teslim olarak, dış kaslar serbest, iç kaslar aktif, dikkatinizi tam o orta noktadaki hayali kürede tutarak hareket edin, demek oluyor. Kolay iş değil! Hem de hiç kolay değil. Uzak doğu savaş sanatlarının (Martial Arts) özünde bu merkez enerjisi ile çalışmak yatar. Karate, Taekwando, Aikido, Tai chi ve Qi Qong ustalarının çalışmalarındaki zerafet dış kaslarından değil, merkezlerinden gelen hareketlerden kaynaklanır. Rivayete göre gerçek bir Qi Qong hocası, kendisine gelen öğrenciye at pozunu (Vatayanasana) gösterip yarım saat boyunca bu pozda durmayı öğrendikten sonra (ortalama on ay) geri gelmesini söylermiş. Öğrenci ancak o zaman hazır olacakmış qi qong öğretisini almaya!!!

Grace’in anlamlarından biri olan zerafet, merkezden, iç enerji kaynaklı hareket ettikçe, nefes ile yerçekimine kendimizi teslim ettikçe yogamıza yerleşiyor. Hareketlermize zerafet getirmeyi düşündüğümüzde (mat üzerinde veya günlük hayatta) daha az efor harcıyoruz. Bu da bizi prana tasaffurufuna götürebiliyor. Kendi enerjimizin tasarrufu! Çocuk pozundan bağdaşa geçişte “mümkün mertebe az hareket ve ses olsun” diyorum mesela. Zerafet parmak uçlarında atılan adımlardan değil, rafine ve duru hareketten doğuyor. Olabildiğince az sağa sola bakınarak, çıkardığımız seslerin farkında, fazlalıkları hayata katmadan, uyanık, dikkatli yaptığımız yoga çalışmaları bize dolu dolu bir hayat sunuyor.

Bu da işte grace’in lütuf anlamına gelen karşılığı olsa gerek!
Namaste!
“Gravity” Defne