yoga arıyosanız:

www.defnesumanyoga.com

Saturday, January 8, 2011

Saadet Şükrü'nün Kitaplığı



Yere boylu boyunca yattım. Oda duvardan duvara tertemiz halı ile kaplı. Sırt üstü dönüp tavandaki ayrıntıları hatırladım. Çocukken de sırt üstü yatar tavanı seyre dalardım. Kapım hep kapalı dururdu. Şimdi de kapalı. Ayağa kalktığım seyrek idi. Odamda ben hep emekleyerek dolanırdım.

Burası benim çocukluk odam. Dokuz yaşına kadar bu odada yaşadım. Sonraki yıllarda içinde başkaları kaldı. Şimdi yeniden bana döndü. Sadece bu oda değil bütün daire benim oldu. Ben yine de en çok kendi odamda oturmayı seviyorum. Oturmaktan çok yere boylu boyunca uzanıyorum. Hayal kuruyorum. Yazarlık hayalleri. Başarı, tatmin, uzak adalara seyahat, yakın adalara yerleşme hayalleri.

Etrafım kitaplar ve defterlerle çevrelenmiş. Başımı çeviriyorum bir kütüphane dolusu kitap bana bakıyor. Büyük haladan bana kalan miras. Oymalı kakmalı şık kitaplığı ile birlikte içindeki kitapları da bana bıraktı Büyük Hala. Amerikan klasikleri, İtalyanca kısa hikayeler, İngiliz edebiyatı. Hepsi de ciltli, hepsi de eski.  İlk sayfasında Saadet Şükrü yazıyor. Soyadı yerine baba adı. Yıl 1925. Büyük Hala Arnavutköy Kız Kolejinde. Bu kitapları ona kim, nereden getirtmiş? Okulda mı dağıtmışlar? Hepsini okumuş mu? Artık yok ki sorayım.

Bazı günler kitaplara dalayım istiyorum. Sokağa çıkmasam, okusam okusam okusam...O günlerde sokağa çıksam da zaten hep  hikayeler görüyorum. Kara çarşaflarının içinde pırıldayan yüzlü üç genç kadın gördüm bugün Karaköy’de. Evden çıkışlarını yazdım, çarşaflarını üstlerine geçirişlerini, çoktandır planladıkları bu Cumartesi gezisinin nihayet gerçekleştiriyor olmalarının zaferini kafamda bir bir yazdım. Dördümüz yanyana durup denizin mavisini sevdik. Çarşafların ve kısa eteklerin karışmadığı bir sohbet kurguladım. Havadan, İstanbul'dan, annelerimizden, sevgililerimizden konuştuk. Karşılıklı güvensizliklerimiz iletişimde eriyip gitti.  

Foto: Konstantine Sparis
Namlı’da bir arkadaşıma rasladım. Gün batarken yeni uyanıyordu. Gecesi gündüzü bir hikaye oldu içimde. Kalabalık bir barda aradığı bir şey vardı. Bulana kadar çıkacak, gezecek. Güzel yüzünde geç gelen sabahların melankolisini okudum. Galata köprüsünde yüzlerce balıkçı vardı. Onlara bakarken balık dolu leğenlerin gidecekleri evleri, pişecekleri mutfakları, yenecekleri sofraları, inecekleri mideleri gördüm.

Çok yol yürüdük bugün. Cihangir’den Beyoğluna, oradan Tünel’e. Galata köprüsünü geçtik, geri döndük. Sevdiceğime sevdiğim şehri biraz daha anlattım. Karşıdan karşıya geçemedik tekerlekli sandalyemiz yüzünden. Halbuki Mısr Çarşı’sının arkasındaki kuşcuları, çiçekçileri gösterip çay içmek istemiştim. Dönüşte köprü ağzında oturduğu yerde uyuklayan bir çocuk gördük, yanında kafasına battaniye çekmiş de uzanmış bir büyük boyu yatıyordu. Uzaklardan geldiklerine kanaat getirdim. Bitkinliklerini hüzne yordum. İki kardeşe de bir hikaye yazdım.



Kapıyı kapadım. Sevdiceğim sormadı, alınmadı. Bilir ki benim yalnız kalma vaktim gelmiştir. Sırt üstü yattım, tavanı seyre daldım. Kitapları koklayıp, genç Saadet’in hayallerini düşündüm. Haftasonları okuldan Şişli’deki eve giderken hangi vasıtayı kullandı acaba? Özel şoför mü gelip alırdı kendisini? Arabanın markası neydi? Bu kitaplardan hangisini yanında taşıdı?

Uzatıp elimi bir tanesini kokluyorum. 20.yüzyıl kokuyor. Kitapların yüzyılı. Özlüyorum bazen geçen yüzyılı. İnterneti, facebook'da arkadaşlarımla karşılaşmayı, merak ettiğim bir konu hakkında şıp diye yüzlerce kaynağa ulaşabilmeyi, telefon etmek yerine eposta yazabilmeyi, yazdığımı anında sizlere ulaştırabilmeyi, benim sevdiğim yazarları okuyan, hayran olduğum insanlara benim kadar hayran olan başkalarının varlığını bilmeyi, kısacası 21.yüzyılın muhteşem olanaklarını seviyorum. Yine de kitapların ve mektupların yüzyılını özlediğim oluyor.

İşte o zaman, telefonumu da odamın kapısını da kapatıyorum. Çekiyorum kitaplardan bir tanesini Saadet Şükrü’nün oymalı, kakmalı kitaplığından. Adına, yazarına bile bakmadan koklaya koklaya başlıyorum okumaya. Halka halka dalgalar beni içine çekiyor. Tavandaki izler siliniyor. Bir insanın kendisini keşfi diğerine bulaşıyor, o yüzyıl, bu yüzyıl kalmıyor.

5 comments:

Umâ Füsun said...

saadet halan, edebiyat öğretmenliği yapmış olabilir mi çavuşoğlu koleji'nde?
eğer bu aynı saadet ise harika!
en sevcdiğim edebiyat öğretmenimdi. soyadını hatırlayamadım...
buraya yazmak,istemezsen adresime yollar mısn? umafusun@gmail.com

Umâ Füsun said...

dur yanlış oldu!!! hatırladım...
hocamın adı sabiha edison idi.
hariOm tat sat
uma

ntapan said...

Defnoşum,

'Saadet Şükrü'nün kitaplığı' yazın beni de alıp eski günlere götürdü. Eski günler derken yalnızca senin küçüklüğüne değil, kendi çocukluk günlerime de döndüm. O kitaplık benim üzerimde büyüleyici bir etki bırakırdı. Halaya her gittiğimde o güzel kitaplığın önünde oturur, dilini anlayamadığım o kitapları karıştırır, bazılarında olan resimlere bakarak kendi kendime öyküler yaratırdım. Kitapları bana okuması için halaya çok yalvarırdım, o da bazen nazlanır, bazen da okurdu. Senin anlayacağın, eski tahta kitaplığın önünde geçirdiğim saatler beni mutlu kılardı. Bunca yıl sonra 'Saadet Şükrü'nün kitaplığı' yazın da beni mutlu kıldı, eline sağlık .

Nilüfer

Defne Suman said...

@ntapan
Annecigim,

Yazdıklarımı okuman ve bir de yorum bırakman da beni çok mutlu etti.

İnsanın annesini kitapların önünde yalanan bir çocuk olarak düşünmesi kadar tatlı bir şey yok!

Aynı kitaplar çocukluğumuzu birbirine bağlamış meğerse!

Defne Suman said...

@Uma Füsun

Bizim Büyük halanın soyadı Gökberk. Sabiha Edison ile belki sınıf arkadaşı olmuşlardır!